
TÜRKİYE EKONOMİSİNİN SESSİZ ÇIĞLIĞI: DERİN YOKSULLUK
Bazı gerçekler vardır; bağırmaz, slogan atmaz, pankart taşımaz. Sadece dosyalara girer, istatistik olur, icra dairelerinde birikir. Türkiye ekonomisinin bugün yaşadığı tam olarak budur: sessiz ama derin bir yoksulluk.
Bu yoksulluk bir algı meselesi değildir. Geçici bir moral bozukluğu hiç değildir. Bu tablo, yıllardır biriken yönetim zaaflarının, bilimden kopuşun ve yanlışta ısrarın doğal sonucudur.
Türkiye’de bugün konuşulması gereken şey “ekonomik daralma” değil; ekonomik aklın tükenişidir.
I. Bölüm – Rakamların Söylediği Şey: Kriz Değil, Yönetim Arızası
Konkordato: Şirketlerin Nefes Borusu Tıkanıyor
2020–2023 yılları arasında yıllık ortalama 400–500 bandında seyreden konkordato başvuruları, 2024 yılında 982’ye çıkmıştır. 2025 yılı için yapılan öngörüler ise bu sayının 4.000 seviyesine yaklaşabileceğini göstermektedir.
Bu artışı yalnızca faiz oranlarıyla, kredi maliyetleriyle ya da konjonktürel dalgalanmalarla açıklamak mümkün değildir. Bu tablo, şirketlerin nakit akışını yönetemediğini, riskleri doğru okuyamadığını ve kriz senaryolarına hazırlıksız olduğunu göstermektedir.
Konkordato bir sonuçtur. Asıl mesele, bu sonuca yol açan yönetim anlayışıdır.
Bilimsel finans yönetimi yerine “idare eder” yaklaşımı, kurumsal risk yönetimi yerine sezgisel kararlar, stratejik planlama yerine günlük reflekslerle ilerleme…
Bu anlayış sürdürülebilir değildir.
Karşılıksız Çek: Güven Ekonomisi Çöküyor
2025 yılının ilk 11 ayına ilişkin veriler, 31.600 şirketin toplam 225 milyar TL tutarında karşılıksız çek bildirdiğini göstermektedir. Bu rakam, 2024 yılına göre %50, 2023 yılına göre ise %355’lik artış anlamına gelmektedir.
Bu yalnızca finansal bir sorun değildir. Bu, ticari güvenin sistematik olarak aşınmasıdır.
Çek, ekonomide sadece bir ödeme aracı değildir. Aynı zamanda verilen bir sözdür. Bu söz bu kadar hızlı bozuluyorsa, sorun bireysel ahlakta değil; kurumsal ve sistemsel yönetim zafiyetindedir.
Bireysel Borç ve İcra: Kriz Vatandaşa İndi
Bireysel borcunu ödeyemeyen kişi sayısının 1,5 milyonu aşması ve icra–iflas dosyalarının toplamının 24 milyona yaklaşması, krizin artık şirket bilançolarını aşarak toplumsal bir yoksullaşmaya dönüştüğünü açıkça ortaya koymaktadır.
Bu noktadan sonra yaşanan şey yalnızca ekonomik bir daralma değildir. Bu, toplumsal bir kırılmadır.
II. Bölüm – Servet Transferi Gerçeği: Para Var, Akıl Yoksa Sonuç Değişmiyor
Türkiye’de son yıllarda yaşanan ekonomik kırılmanın en çarpıcı çelişkilerinden biri, derin yoksullaşma ile servet artışının aynı anda yaşanmasıdır. Geçtiğimiz yıl, servet transferleri yoluyla yaklaşık 7 bin kişi dolar milyoneri hâline gelmiş, bu oran %8,4 artarak dünya genelinde en yüksek artış oranlarından birine ulaşmıştır.
Ancak bu tablo yüzeyde parlak görünse de derinlikte bambaşka bir gerçeği barındırmaktadır. Aynı dönemde Türkiye’deki dolar milyoneri sayısının toplam serveti %14,6 oranında değer kaybetmiştir. Yani servet artmış gibi görünmüş, fakat serveti koruma ve yönetme kapasitesi ciddi biçimde zayıflamıştır.
Bu durum çok net bir bilimsel gerçeği teyit etmektedir: Her servet, kaynağı ne olursa olsun, finans ve yönetim bilimlerine muhtaçtır. Suç geliri dahi olsa, kontrolsüz, bilgisiz ve stratejisiz bir servet sürdürülebilir değildir. Bilgiyle yönetilmeyen para, eninde sonunda ya erir ya da yanlış yerde yok olur.
Finansal okuryazarlık, kurumsal yönetim, risk dağılımı ve uzun vadeli strateji yoksa; servet yalnızca geçici bir güç hissi yaratır. Kalıcı refah ise asla oluşmaz.
Bu gerçek, şirketler için de bireyler için de aynıdır.
III. Bölüm – Bilimden Kopuk Yönetim: Şirketleri ve Ekonomiyi Aynı Anda Zayıflatan Körlük
Yukarıdaki göstergelerin ilk ikisi şirketlerin, üçüncüsü ise vatandaşların derin bir ekonomik kriz yaşadığını ortaya koymaktadır. Ancak bu krizin kaynağı yalnızca ekonomi politikalarındaki hatalarla açıklanamaz. Asıl sorun, şirketlerin finans ve yönetim bilimleri konusunda yeterli bilinç, bilgi ve destekten yoksun olmasıdır.
Türkiye’de çok sayıda şirket, faaliyet konusu ya da sektörü ne olursa olsun, yönetim ve organizasyon süreçlerini bilimsel ilkelere göre değil; patronların, yöneticilerin ya da kimi zaman siyasetçilerin kişisel kanaatlerine göre şekillendirmektedir. Bu yaklaşım kısa vadede sonuç üretir gibi görünse de uzun vadede sistematik zarar üretir.
Bilimsel ilkelere uygun yönetilen şirketlerde finansal performans ve kurumsal sürdürülebilirlik artar. Bunun tam tersinde ise hataların bedeli, en kolay yol olarak belirli bir süre vatandaşlara ödetilir. Çalışanlar daha düşük ücretlerle, müşteriler daha düşük kaliteyle, yatırımcılar ise artan riskle karşı karşıya bırakılır.
Ancak bu yöntemin bir doyum noktası vardır. Bu sınır aşıldığında şirketler iflasa sürüklenir, ekonomi ise daha büyük bir kriz ya da çöküşle yüzleşir.
IV. Bölüm – Malta’dan Görünen Dünya: Rekabet Bizim Sandığımız Yerde Değil
Malta’da bulunduğum süre boyunca Afrikalı, Avrupalı, Amerikalı, Asyalı ve Orta Doğulu işverenlerle ve onların çocuklarıyla tanışma fırsatım oldu. Bu karşılaşmalar bir seyahat deneyimi olmanın ötesinde, küresel rekabetin canlı bir fotoğrafını sunuyordu.
Farklı ülkelerden, farklı kültürlerden geliyorlardı; ancak zihniyetleri şaşırtıcı biçimde ortaktı. Herkes kendini geliştirme alanındaki küresel gelişmeleri yakalama çabasındaydı. Bununla da yetinmiyor, mevcut bilgiyi aşma ve geleceğe hazırlanma derdindeydi.
Çoğu çok iyi eğitim almıştı. Birden fazla dil konuşuyor, farklı kültürleri tanımayı sosyal bir ayrıcalık değil, stratejik bir zorunluluk olarak görüyordu. Bu insanlar için öğrenme bireysel bir başarı değil, yönettikleri şirketlerin rekabet gücünü artıran temel bir araçtı.
Ve kritik gerçek şuydu: Bu işverenler ve yönettikleri şirketler, bugün ya da çok yakın gelecekte Türkiye’deki şirketlerin küresel arenadaki doğrudan rakipleridir. Hatta bir kısmı, bu rekabet üstünlüğünü çoktan elde etmiş durumdadır.
Bu gözlem, Türkiye ekonomisi ve yönetim sistemi açısından kaçınılmaz bir sonucu işaret etmektedir: Köklü bir anlayış değişikliği artık ertelenebilir değil, zorunlu hâle gelmiştir.
V. Bölüm – Deneyimi Tasfiye Eden Şirketler Kendi Geleceğini Tasfiye Eder
Türkiye’de birçok şirketin yaptığı en büyük stratejik hatalardan biri, deneyimli ve tecrübeli çalışanları yaş gerekçesiyle sistem dışına itmek, yerine yeterli deneyim ve birikime sahip olmayan profillerle yol almaya çalışmaktır. Bu yaklaşım çoğu zaman “maliyetleri düşürme”, “gençleşme”, “daha dinamik yapı kurma” gibi gerekçelerle savunulmaktadır.
Oysa bu tercih, kısa vadede bazı finansal kalemleri rahatlatıyor gibi görünse de uzun vadede şirketleri yönetimsel körlüğe ve kurumsal hafıza kaybına sürükler. Deneyim bir gider kalemi değil, şirketlerin en stratejik varlıklarından biridir. Tasfiye edildiğinde yerine konulması mümkün olmayan bir boşluk bırakır.
Deneyim, hızlandırılamaz. Satın alınamaz. Dışarıdan ithal edilemez.
Deneyim; kriz görerek, hata yaparak, belirsizlikle yüzleşerek, zor zamanlarda karar alarak oluşur. Kitaplarda yazmaz, eğitim kataloglarında bulunmaz, sunum slaytlarına sığmaz. Zamanla ve bedel ödenerek kazanılır.
Bu nedenle finans ve yönetim bilimlerinin değişmeyen bir gerçeği vardır: Sakin bir deniz asla usta bir denizci yaratmaz.
Fırtına görmemiş kadrolarla, kriz yönetmemiş yöneticilerle, yalnızca teorik bilgiye dayalı şekilde ilerleyen şirketler; ilk büyük dalgada savrulmaya mahkûmdur. Bugün maliyet avantajı sağladığını düşünen bu yapılar, yarın çok daha ağır bedellerle karşılaşır.
Malta’da tanıştığım küresel işverenlerin ortak noktası tam da burada ortaya çıkıyordu. Deneyimi tasfiye etmiyorlar, bilinçli şekilde aktarıyorlardı. Genç yetenekleri deneyimin yerine koymuyor, deneyimin yanına konumlandırıyorlardı. Bilgiyi yaşla değil, katkı ve etkiyle ölçüyorlardı.
Bu yaklaşım yalnızca daha güçlü şirketler değil, aynı zamanda daha dirençli ekonomiler yaratıyordu.
VI. Bölüm – Yönetim Danışmanlığı ve Teknokrasi: Kaçınılmaz Ama Yanlış Anlaşılan İhtiyaç
Bugün yaşanan kayıpların telafi edilmesi ve ekonominin yeniden iyileşme patikasına girmesi yalnızca hükümet değişimiyle mümkün değildir. Sorun kişisel tercihlerden ya da dönemsel politikalardan daha derindedir. Asıl ihtiyaç, siyasetten, cehaletten ve bilişsel–psikolojik sapmalardan arındırılmış bilim temelli bir yönetim anlayışıdır.
Bu noktada teknokrasi ve gerçek anlamda yönetim danışmanlığı hayati bir rol üstlenmektedir. Burada kastedilen; sunum üreten, moda kavramlar dolaştıran ya da geçici çözümler öneren bir danışmanlık değildir. Bahsedilen şey; bağımsız, etik, bilimsel ilkelere dayanan ve kurumu aynayla baş başa bırakabilen bir akıldır.
Yönetim danışmanlığı; – şirketi zor sorularla yüzleştirme cesaretidir, – karar alma süreçlerini kişisellikten arındırmadır, – veriye, bilime ve kurumsal hafızaya dayalı sistemler kurmaktır.
Bu yaklaşım benimsenmediği sürece, aynı hatalar farklı dönemlerde tekrar edecek; bedel ise her defasında çalışanlara, vatandaşlara ve topluma ödetilecektir.
Derin Yoksulluk Bir Kader Değil, Bilim Dışı Yönetim Sistemlerinde Israrın Sonucudur
Bugün Türkiye’de yaşanan derin yoksulluk bir kader, bir dış güç oyunu ya da geçici bir ekonomik dalgalanma değildir; bu tablo, bilimi dışlayan, deneyimi tasfiye eden, öğrenmeyi erteleyen ve yönetimi kişisel kanaatlere teslim eden bir anlayışın kaçınılmaz sonucudur. Konkordato dosyalarından karşılıksız çeklere, icra dairelerinden sessizce fakirleşen hanelere uzanan bu zincir; akıl ile karar, bilgi ile yönetim, deneyim ile gelecek arasındaki bağın koptuğunu göstermektedir. Dünya öğrenirken bizim tartışıyor olmamız, küresel rakipler insan sermayesini büyütürken bizim onu maliyet kalemi olarak görmemiz tesadüf değildir. Sakin deniz usta denizci yaratmaz; ama fırtınayı yaşamış denizcileri sistem dışına itenler yalnız gemiyi değil, bütün rotayı kaybeder. Çıkış yolu sloganlarda ya da geçici pansumanlarda değil; bilimi merkeze alan, deneyimi koruyan, öğrenmeyi kurumsal refleks hâline getiren, etik ve bağımsız bir yönetim aklındadır. Aksi hâlde bugün “derin yoksulluk” dediğimiz gerçeklik, yarın tarih kitaplarında önlenebilir bir ihmalkârlık olarak yer alacaktır.
Emin Yüksel






