Türkiye ekonomisini yalnızca faiz, döviz kuru, enflasyon veya büyüme rakamları üzerinden konuşmanın artık yeterli olmadığını düşünüyorum.

Çünkü bugün karşı karşıya bulunduğumuz mesele yalnızca bir ekonomik daralma veya hayat pahalılığı meselesi değildir.

Asıl risk daha derindedir:

Türkiye aynı anda sermayesini, şirketlerini, üretim kapasitesini ve en önemlisi nitelikli insan kaynağını yıpratmaktadır.

Son beş yılın rakamlarına baktığımızda bunu görmek zor değil.

Türkiye ekonomisi 2021 yılında %11 büyüdü. 2024 yılında büyüme %3,3’e, 2025 yılında ise %3,6’ya geldi. Kâğıt üzerinde ekonomi büyümeye devam ediyor.

Ancak büyüme rakamının tek başına toplumun veya şirketlerin ekonomik sağlığını göstermediğini artık kabul etmek gerekiyor.

Çünkü aynı dönemde Türkiye, 2021’i %36,08; 2022’yi %64,27; 2023’ü %64,77; 2024’ü %44,38 ve 2025’i %30,89 yıllık tüketici enflasyonuyla kapattı.

Beş yıl boyunca böylesine yüksek fiyat artışlarının yaşandığı bir ekonomide yalnızca vatandaşın satın alma gücü aşınmaz.

Şirketlerin sermayesi de aşınır.

İşletme sermayesi ihtiyacı büyür.

Finansmana erişim zorlaşır.

Stok yenileme maliyeti yükselir.

Ücret baskısı artar.

İhracatçı kur–maliyet dengesiyle mücadele eder.

Sanayici yatırım kararını erteler.

KOBİ günü kurtarmaya çalışırken geleceğini finanse edemez hâle gelir.

Ve sonunda ekonomik problem bir finansman probleminden çıkarak istihdam problemine dönüşür.

ŞİRKETLERİN SESSİZ ÇIĞLIĞI

TOBB verilerine göre 2024 yılında kapanan şirket sayısı bir önceki yıla göre %21,4 arttı. Aynı yıl kurulan şirket sayısı ise %10,2 azaldı. 2025’te kapanan şirket sayısında bir kez daha %5,9 artış yaşandı.

Konkordato cephesindeki tablo da dikkatle izlenmeli.

Konkordato ilanlarını izleyen veri derlemelerine göre yalnızca 2026’nın ilk yedi ayında 1.167 geçici mühlet, 918 kesin mühlet ve 171 iflas kararı verildi.

Bunlar yalnızca mahkeme dosyaları değildir.

Her şirketin arkasında çalışanlar vardır.

Tedarikçiler vardır.

Nakliyeciler vardır.

Esnaf vardır.

Bankalar vardır.

Aileler vardır.

Bir işletme küçüldüğünde ekonomik etkisi kendi bilançosuyla sınırlı kalmaz; bütün değer zincirine yayılır.

İşte bu nedenle şirketlerin yaşadığı sıkıntıyı yalnızca patronların sorunu olarak görmek büyük hata olur.

İşletmenin bilançosunda başlayan kriz, birkaç ay sonra İnsan Kaynaklarının masasındaki işten çıkarma listesine dönüşür.

İŞSİZLİK RAKAMI HER ŞEYİ ANLATMIYOR

Haziran 2026 itibarıyla resmî işsizlik oranı %7,6 seviyesinde. İlk bakışta bu rakam oldukça olumlu görünebilir.

Ancak işgücü piyasasını değerlendirirken artık yalnızca klasik işsizlik oranına bakmak yeterli değil.

TÜİK’in “atıl işgücü” göstergesi; işsizlerin yanında daha fazla çalışmak isteyenleri ve çalışmaya hazır olduğu hâlde çeşitli nedenlerle iş aramayan potansiyel işgücünü de kapsıyor. Mart 2025’te bu oran %28,8 seviyesine kadar çıktı.

Gençlerde işsizlik oranı ise 2025 yılında %15,3 olarak gerçekleşti.

Burada çok kritik bir soru ortaya çıkıyor:

Bir ülke gençlerine yalnızca iş değil, gelecek umudu da veremezse ne olur?

Cevabı İnsan Kaynakları perspektifinden son derece açıktır.

İnsanlar alternatif arar.

Önce şirket değiştirir.

Sonra sektör değiştirir.

Sonra şehir değiştirir.

En sonunda ülke değiştirir.

BEYİN GÖÇÜ SADECE GÖÇ DEĞİLDİR

TÜİK verilerine göre yükseköğretim mezunlarının beyin göçü oranı 2024 yılında %2 seviyesindeydi.

Bu oranı yalnızca istatistik olarak okumamak gerekir.

Giden bir yazılım mühendisi yalnızca bir çalışan değildir.

Giden bir doktor yalnızca bir doktor değildir.

Giden mühendis, akademisyen, bilim insanı, finansçı, girişimci veya deneyimli yönetici yalnızca bir kişinin ülkeden ayrılması anlamına gelmez.

Onlarla birlikte;

bilgi gider,

kurumsal hafıza gider,

yenilikçilik kapasitesi gider,

mentorluk kapasitesi gider,

verimlilik gider,

gelecekte yetiştirilecek insanların öğretmeni gider.

Bir ülkenin yetişmiş insanını kaybetmesinin maliyeti uçak bileti değildir.

20–30 yılda oluşturduğu insan sermayesinin başka bir ülkenin ekonomisine transfer edilmesidir.

İşte asıl tehlike burada başlıyor.

Bir ülkede liyakat, uzmanlık, üretkenlik ve yetkinlik yeterince ödüllendirilmezse; nitelikli insanlar alternatif coğrafyalara yönelirken kurumların ortalama yetkinlik seviyesi zamanla aşağı doğru hareket eder.

Bu yalnızca özel sektörün problemi değildir.

Kamuyu etkiler.

Üniversiteleri etkiler.

Sanayiyi etkiler.

Sağlığı etkiler.

Teknolojiyi etkiler.

Yargıyı etkiler.

Yönetim kalitesini etkiler.

Sonunda ülkenin kurumsal kapasitesini etkiler.

İNSAN KAYNAKLARI İLE EKONOMİ ARASINDAKİ BAĞ TAM OLARAK BUDUR

İnsan Kaynakları departmanlarını yalnızca işe alım, bordro veya performans değerlendirme yapan bir fonksiyon olarak görürsek büyük resmi kaçırırız.

Bir ülkenin gerçek İnsan Kaynakları politikası;

eğitim sistemidir,

liyakat sistemidir,

ücret politikasıdır,

hukuk güvenliğidir,

çalışma hayatıdır,

girişimcilik ortamıdır,

bilim politikasıdır,

yatırım iklimidir.

Çünkü sermaye ürkektir ama yetenek de ürkektir.

Sermaye güven görmediğinde başka ülkeye gider.

Yetenek de geleceğini göremediğinde aynı şeyi yapar.

Ve ekonomik rekabetin yeni çağında ülkeler yalnızca fabrika, liman veya doğal kaynak üzerinden rekabet etmiyor.

Ülkeler artık insan sermayesi üzerinden rekabet ediyor.

Yapay zekâ çağında bunun önemi daha da büyüyecek.

2030’ların dünyasında Türkiye’nin rakipleri düşük ücretle üretim yapan ülkeler olmayacak.

Yapay zekâyı üretime entegre eden, yüksek nitelikli mühendis yetiştiren, üniversite–sanayi bağını kuran, verimliliği artıran ve dünyanın en iyi yeteneklerini kendisine çekebilen ülkeler olacak.

Eğer Türkiye yeteneklerini kaybetmeye devam eder, eğitim kalitesini yükseltemez, liyakati güçlendiremez ve yüksek katma değerli üretime geçemezse mesele yalnızca kişi başına gelirin düşük kalması olmayacaktır.

Dünya ile rekabet etme kapasitemiz zayıflayacaktır.

PEKİ BİZ NEYİ KONUŞUYORUZ?

Türkiye’nin siyaset gündemi kuşkusuz önemlidir.

Partiler, ittifaklar, belediyeler, davalar, yasalar ve günlük siyasi tartışmalar demokratik hayatın doğal parçalarıdır.

Ancak ülkenin bütün enerjisinin sürekli bu başlıklara yönelmesi başka bir tehlike yaratıyor:

Ekonominin ve üretim sisteminin yapısal sorunları kamuoyunun ana gündeminden düşüyor.

Ben burada herhangi bir siyasi tartışmanın kasıtlı olarak üretildiğini iddia etmekten ziyade ortaya çıkan sonuca dikkat çekiyorum:

Gündem sürekli değişirken;

sanayici finansman arıyor,

ihracatçı rekabet gücünü korumaya çalışıyor,

KOBİ nakit akışını çevirmeye uğraşıyor,

genç geleceğini yurt dışında arıyor,

şirketler nitelikli personel bulmakta zorlanıyor,

çalışan reel gelirini korumaya çalışıyor.

Bunları konuşmadığımız her gün sorun ortadan kalkmıyor.

Sadece erteleniyor.

Ve ertelenmiş ekonomik problemler genellikle daha yüksek faturayla geri dönüyor.

TÜRKİYE’NİN ASIL MESELESİ YENİDEN ÜRETMEK OLMALIDIR

Türkiye’nin geleceğini kurtaracak şey yeni bir siyasi slogan olmayacaktır.

Daha çok üretmek olacaktır.

Ama yalnızca daha çok değil, daha yüksek katma değerle üretmek.

Daha iyi eğitim.

Daha güçlü hukuk.

Daha öngörülebilir ekonomi.

Daha liyakatli kurumlar.

Daha verimli şirketler.

Daha güçlü üniversiteler.

Daha fazla teknoloji.

Daha fazla bilim.

Daha fazla girişimcilik.

Ve en önemlisi;

iyi yetişmiş insanların bu ülkede kalmak isteyeceği bir gelecek inşa etmek.

Çünkü fabrikayı yeniden kurabilirsiniz.

Makineyi yeniden satın alabilirsiniz.

Binayı yeniden yapabilirsiniz.

Sermayeyi yeniden biriktirebilirsiniz.

Ama yıllarca yetiştirdiğiniz insan sermayesini kaybettiğinizde onu birkaç yılda geri getiremezsiniz.

Türkiye’nin önümüzdeki on yılındaki en büyük ekonomik yarış bana göre kur yarışı değil;

yetenek yarışı olacaktır.

Kazanan ülkeler en ucuz işgücüne sahip olanlar değil, en nitelikli insanları yetiştiren, tutan ve dünyanın yeteneklerini kendisine çekebilen ülkeler olacaktır.

Bu nedenle ekonomi konuşurken İnsan Kaynaklarını;

İnsan Kaynaklarını konuşurken eğitimi;

eğitimi konuşurken liyakati;

liyakati konuşurken de ülkenin geleceğini konuşuyoruz.

Bugünün şirket iflası yarının işsizliği olabilir.

Bugünün işsizliği yarının göçü olabilir.

Bugünün beyin göçü ise on yıl sonra karşımıza rekabet gücü kaybı olarak çıkabilir.

Mesele tam da bu nedenle günlük siyasetten çok daha büyüktür.

Bir ülkenin gerçek serveti kasasındaki para değil; üreten, düşünen, geliştiren, yöneten ve geleceğine inanan insanlarıdır.

O insanları kaybetmeye başladığımız gün yalnız bugünü değil, geleceği de kaybetmeye başlarız.

EMİN YÜKSEL İnsan Kaynakları Lideri